Koçluk Yaklaşımım Koçluk nedir? Okuma önerilerim

Tugay Demircan Kimdir? — Netlik Koçu

// hakkımda

Buraya kadar geldiysen, içinde dinmeyen bir ses var. Önce onu nereden tanıdığımı gör.

Önce sınavın, sonra yarışın içinden geçtim

Memur ailenin çocuğu olarak Edirne Fen Lisesi, sonrası İTÜ Mimarlık maceramda sınav / sıralama / yarış görevlerimi istemeden de olsa yerine getirmeye çalıştım. Üniversitemin faydalarını görsem de, genel olarak bu —hayattan kopuk— sınav / yarış sürecinin bende bıraktığı psikolojik hasarları ve kaybolan zamanımı burada anlatmaya gerek görmüyorum.

O yüzden, başarı çizgisinin tam ortasındayken insanın içinde taşıdığı yorgunluk bana yabancı gelmiyor.

17 milletten bir ekibi tek hedefin etrafında topladım

Kuveyt Uluslararası Havalimanı projesinde Werner Sobek, Arup, Norman Foster, AECOM gibi ekipleri koordine ettim. Ana taşeronum Çinli Wuhan Lingyun firması idi ve korona ile beraber Kuveyt'te tanıştık o dönem. Yüzlerce kişiyle, kurumsal / bireysel danışmanlarla harika bir tasarım süreci yönettim. Hayatımın en iyi çalışma deneyimidir diyebilirim. Her detay bir inşai arge idi. Şantiyemizin etrafı şantiye için kurulmuş fabrikalarla doluydu ve dünyanın en ileri teknolojilerinin hepsini kullanıyorduk. Klasik bir koordinasyon toplantım esnasında saydım ve 17 farklı milletten iş ortağı ile beraberdim. Bakanlık seviyesinde sunumlarımız ise diplomatik bir savaş masasından farksızdı. Zaten proje, bir Türk müteahhitin aldığı en yüksek fiyatlı tek kalem işti. Limak'a teşekkürler. Hala idol aldığım çok kıymetli üstadlar tanıdım...

Orada öğrendiğim en değerli şey ise teknik değildi; her insanın masaya kendi diliyle, kendi korkusuyla, kendini neyin harekete geçirdiğiyle geldiğini sezmek ve bu çeşitlilik içinde özgürce iletişim dansı etmekti — ve hepsini tek bir hedefin etrafında, ayık tutmaktı. Bunu bir yetenek diye düşünmemiştim. Sonradan anladım: insanın neyle kıpırdadığını okumak ve ona alan açmak, bana en doğal gelen şeymiş.

“Yapamam” dediğim şeylerin üstüne gittim

Maceramın tek kaidesi bu olabilirdi mesleğimin ilk 7 senesinde.

Satış, bir zamanlar benim kaçtığım yerdi. Maaş zammı isteyemiyordum ilk 3 yıl. Yöneticilerimle konuşmakta güçlük çekiyordum. Ne zordu o sosyal korkuları yenmek, bariyerleri kırmak...

Asla giremem dediğim borsaya girdim. Sermayemi yükselttim. Parametrik tasarım çalıştım ve geliştirmek üzere kodlamaya başladım. Web developerlığı merak ettim ve bir dönem full stack web developer'lık yaptım. Sonra cephe konusundaki tecrübemi kullanmak isteyen projeler oldu. Onlara danışmanlık verdim ve o dönem kriptonun yükselişi ile bir çok projede bulundum, nft alıp sattım, crypto trade ettim.

Günün sonunda satışın elzem olduğunu düşündüm ve bir eğitimde şu sözü duyunca, kendimi emlakçılık serüveninin içine büyük içsel korkular ile atıverdim:

Dünyanın iyi satışçılara ihtiyacı var.

Portföy bulma kısmı beni tüketse de daireyi / binayı kokusundan tanır hale geldim. Mülklerle ilgilenmeyi hala çok seviyorum. Arsa yatırımcılığına hala devam ediyorum.

Velhasıl, 5 ayrı sektöre sıfırdan girdim. Her birinde, daha eşikteyken içimden geçen cümle aynıydı: bunu ben yapamam. Satış tabumdu — sosyal fobimle —yeni bir seviyede— yüzleştiğim yerdi; telefonu elime almak bile bir duvardı. O duvarın üstüne gittim, en zayıf yanımın içinde zamanla en büyük hazinemi keşfettim: “iletişim”.

Yenmek istediğim şey rakamlar değil, kendi içimdeki sesti. Sıfırdan başlamanın, kendini her seferinde yeniden kanıtlamak zorunda kalmanın ne demek olduğu daima ezberimde. Hatta bazen bu tadı canım çekiyor ama artık durdurmaya çalışıyorum kendimi.

Bu eşiklerdeki hisler ve acılar, zorlanmalar, emin olamamalar, kaos, sıkıntılar, bağımlılıklar, ertelemeler ve hiperfokuslarla gidip gelen inişli çıkışlı hayat, düzenli yanlış kararı vermeler, başarısızlıktan korkmalar... Bunların hepsi artık sayamadığım alanda sayamadığım kez yaşadığım şeyler.

Türkiye'de yaygın kanıların, ailelerin bakış açılarının, gençlerin üzerindeki acının ve baskının, hatta orta yaş üzerindeki o korkunç etkinin de farkındayım. Umarım elimizden geldiğince, desteğimizi talep edenlere destek oluruz.

Her yeni alan, bana çapraz bir göz bıraktı

Mimarlık bana büyük resmi, satış insanı / hayallerini / isteklerini, yazılım ise sistemi / büyük sistemleri öğretti. Bir Alman firmanın benim verdiğim teklifin 7 katı bütçeyle verdiği teklif, bizi (yakın arkadaşım ile) freeform bir geometri üzerindeki mühendislik detaylarını Python ve C++ ile sade bir çözüme ulaştırdı. Kendi satış sürecimi kısaltacak CRM'imi kendim yazdım. Bir insanın ses tonundan ve konuşmasından, o mülkün ona uygun olup olmadığını görmeye başladım.

Her yeni alana girerken yanımda hep bir önceki alanların gözü oldu; beni hızlıca gitmek istediğim noktaya çıkaracak çatlağı görmemi sağlayan da o oldu. Bu çapraz bakış, sessiz bir kaldıraç. Farklı disiplinlerin kesişiminde duran biri, tek bir alanda derinleşenin gördüğünden başka noktalar tespit ediyor — büyük resmi de görebiliyorsa, tırmanmaya değer çatlaklar bulması işten bile değil.

Bu kesişimlerden biriken bir sürü notum, fark ettiğim bağlantı var. Sen masaya oturduğunda, o bakış senin meselen için de devreye giriyor — kendi başına yıllar süren bağlantıları, çapraz bir gözle birkaç soruda kurarız.

Kendi meseleni aktarmak istersen →

Bu işi zanaat gibi görüyorum

Koçluğu bir unvan değil, bir ustalık olarak alıyorum.

Aynı sebeple az sayıda kişiyle çalışıyorum — nedenini bir görüşmede anlarsın. ICF ilkeleriyle çalışıyorum; non-directive duruşu — yani akıl vermeyi bırakıp doğru soruyu sormayı — bir disiplin olarak benimsedim. Unvan biriktirmenin peşinde hiç olmadım, buna vaktim de yok zaten çünkü işi iyi yapmanın peşindeyim.

Bu arada ben de düzenli koçluk alıyorum. Kendi kafamdaki gürültüyü dışarıdan aydınlatmadan, sana ışık olmam zor. Zaten almayacağım bir ürünü de bugüne kadar satmadım (satamadım değil — satmadım; bu bir tercih).

Bunu uzaktan söylemiyorum; beni de koçluk dönüştürdü. Emlağa girdiğimde ilk müşterimle görüşürken titriyordum. Sesim titriyordu. Kaçtığım o masaya, üzerimde çalışa çalışa oturdum. Soğuk aramaların içinde yüzdüm. Yirmi gün sonra ilk dairemi sattım.

Hızlı oldu, çünkü hem koçluk alıyordum hem kendi üzerimde yakından çalışıyordum. Sana yaptıracağım iş de bu.

Ben de böyle bir dönüşüm istiyorum →

Dağınık ve hızlı bir zihni içeriden tanıyorum

Hızlı, dağınık, aynı anda beş yere koşan bir zihinle — ADHD'siyle — yaşamayı biliyorum. Senin kafandaki o uğultuyu uzaktan tarif etmiyorum; o frekansta yaşadım, hâlâ yaşıyorum. Onu nasıl çalışır hale getireceğini de orada öğrendim.

Bütün bu durakları — sınav, Kuveyt, satış, sektörler, kendi koçluğum — tek tek planlamadım; hiçbiri plan değildi. Ama sonradan farkettim ki hepsi aynı masaya çıkıyor: insanları, eşikleri ve kafanın içindeki sesi teorik olarak değil, içeriden tanıyorum. Geri kalan her şey — kurumlar, projeler, rakamlar — geride bıraktığım kanıtlar. Önemli olan, bunların beni getirdiği yer.

Taşıdığın o ses kendi kendine susmuyor. Ailenin, müdürünün, arkadaşlarının, ortağının, yatırımcının seni doğruya çekeceğini, seni kurtaracağını düşünüyorsan, o da olmayacak. Bu imkansız.

Eninde sonunda kendini dönüştürmek istiyorsan, kendin için bir aksiyon almak zorundasın.

Taşıdığın bu iç sesin kapanmadığı her ay, aynı yerde geçen bir ay daha olacak — sessizce, faturasını sonra çıkararak. Bunun mantığını başka bir yazıda anlatacağım.

Taşıdığın gürültü, uğraşmayı ve üstesinden gelmeyi sevdiğim bir gürültü. Bir görüşme seni hiçbir şeye bağlamaz; sadece o sessiz faturayı durdurmanın ilk adımı olur.

Tamam. Bir görüşme ayarlayalım →