Türkiye'de koçluğun bir itibar sorunu var. Sorunun arkasında ise kocaman boş bir alan duruyor.
"Yaşam koçu" dendiğinde çoğu yüzde beliren o hafif tebessüm haksız değil. Ama o tebessümün altında kalan asıl mesele şu: kelimenin itibarı yıprandı diye, alana olan ihtiyaç ortadan kalkmadı. Yıpranan kelimeydi, ihtiyaç değil.
Türkiye'de koçluk, mesleğin kendisinden önce kelimesiyle tanındı. Bir hafta sonu sertifikasıyla unvan alan, motivasyon videosu kıvamında konuşan, "sen istersen olur" diyen bir kalabalık kelimeyi içi boşalana kadar kullandı. Ciddi bir iş, en gevşek temsilcileri üzerinden hatırlanır oldu.
İlginç olan, bu yıpranmanın bıraktığı boşluk. Bir kelime itibarsızlaşınca, gerçekten karşıladığı ihtiyaç da görünmez olur. İnsanlar "bana bu lazım değil" der; oysa lazım olan şey hiç denenmemiştir bile.
Koçluğun ne olduğunu, nereden geldiğini ayrı yazdım — elli yıllık kökü, Gallwey'in "kafadaki gürültü" fikri, ICF'in non-directive duruşu. Bu yazı onun üstüne "neden burada, neden şimdi" sorusunu konuşuyor. Kökeni buradan okuyabilirsin →
Bir kuşak önce hayatın bazı sabitleri dışarıdan verilirdi. Paranın değeri belliydi, kariyer öngörülebilirdi, kuruma güvenilirdi, doğru tarafın neresi olduğu az çok netti. İnsan pusulasını bu sabitlere yaslardı.
Şimdi bu eksenlerin hepsi aynı anda oynuyor. Para istikrarını, kariyer öngörülebilirliğini, kurum güvenilirliğini kaybetti; kimlik bile akışkanlaştı. İnsan ilk kez kendi pusulasını kendi kurmak zorunda.
Burada sık yapılan hata, insanın eksiğini bilgi sanmak. Bilgi zaten fazla; telefonun ekranı bilgiden taşıyor. Eksik olan yön, anlam ve görülme. "Ne yapmalıyım" sorusunun cevabı değil — onu kendi içinden çıkarabileceği sakin bir alan.
Küresel belirsizlik buraya gelince yerel dinamiklerle çarpışıyor. Ekonomik zemin kayıyor; beş yıllık bir plan kurmanın bile lüks sayıldığı bir yerde insanlar yaşıyor. "Bir mesleğin olur, emekli olursun" cümlesi artık kimseyi rahatlatmıyor.
Üstüne kültürel bir katman biniyor: burada insan, kendi iç dünyasına dair bir şey söylemeyi çoğu zaman zayıflık sayar. "Kafamda gürültü var, kararımı veremiyorum" cümlesini yüksek sesle kurabileceği güvenli yer azdır. Terapi bir tabuyla, koçluk bir alaycılıkla karşılanınca, insanın gidecek yeri kalmıyor — basıncı içinde tutuyor, tek başına.
İhtiyacın büyük olduğu yerde değil, ihtiyacın büyük ama dile getirilemediği yerde, doğru bir alana duyulan açlık en yüksektir.
Türkiye'deki koçluk konuşması iki uçta toplanmış. Bir uçta motivasyon: bağır, coş, "sen yaparsın". Öteki uçta kurumsal eğitim: slayt, model, sertifika. İkisinin arasında, insanın asıl yaşadığı yerde neredeyse kimse durmuyor.
O ara yerde duran ihtiyaç şu: kafasındaki gürültüyü kesip kararını verebilen, sosyal ortamda kendini kısmadan var olabilen, ve bunu somut bir adıma bağlayabilen bir insan olmak. İçsel engelle başlayan, sosyal özgüvenle açılan, aksiyonla biten bir hat. Bu hat burada neredeyse hiç tutulmamış.
"Özgüven koçluğu" deyince akla genelde nutuk gelir. Oysa kastettiğim terapi değil, motivasyon hiç değil: non-directive bir duruşla kişinin kendi cevabını kendi sesiyle çıkarması ve o cevabın haftaya bir davranışa dönüşmesi. Sakin, yön göstermeyen, buna rağmen sonuç üreten bir çalışma.
Sebep talebin yokluğu değil; o alanda durmanın zorluğu. İki tarafa birden direnmek gerekiyor.
Üçü bir arada zor olduğu için herkes kolay olana kaçtı. Niş bu yüzden boş — zor olduğu için, gereksiz olduğu için değil.
Bu çağı dışarıdan okumuyorum; içinden geçiyorum. AI günlük bir araç benim için, gelecek bir merak değil. Akışkan kimliğin, belirsizliğin, "pusulayı kendin kur" basıncının ne demek olduğunu tarif etmiyorum — yaşadım.
Sosyal özgüven tarafını da uzaktan anlatmıyorum. Satış bir zamanlar bana göre değildi; çekingenliğimle orada yüzleştim. Masanın karşısında biri kendini kıstığında ne hissettiğini tahmin etmiyorum — tanıyorum. Mimarlıktan satışa, yazılımdan saha koordinasyonuna kadar alakasız alanlardan geçmiş olmak da işe yarıyor: insanı tek kalıba sokmuyorum, çünkü kendim hiçbir kalıba sığmadım.
Çalışma biçimi sabit: akıl verilmez, doğru soru sorulur, cevabı sen bulursun, her görüşme net bir adıma bağlanır. ICF ilkeleriyle çalışırım. Bunu motivasyondan da, kurumsal slayttan da ayıran şey bu disiplin. Yaklaşımımı buradan okuyabilirsin →
Hangi başlık altında çalışıldığı — sosyal güven, performans, kariyer, yaşam geçişi — kişiye göre değişir; altta yatan yöntem değişmez. Türleri buradan görebilir, geçtiğim yolları buradan inceleyebilirsin.
Bu nişin boş olması heyecan vermiyor; ciddileştiriyor. Çünkü o boşluk, doğru karşılanmadığı için içinde sıkışıp kalan bir sürü insan demek. Kararını veremeyen, kendini ortamlarda kısan, "bana bu lazım değil" deyip yıllarca aynı düğümü taşıyan insanlar.
Aynı düğümü bir yıl daha taşımak istemiyorsan →
Kelimenin yıprandığı yerde işi düzgün yapmak, yıpranmamış bir yerde yapmaktan daha kıymetli. Orada gösterilecek tek bir şey var, o da gürültüyle değil işle gösterilir: bunun bir trend değil, elli yıllık bir damar olduğu.
Boş duran niş bir pazar değil; karşılanmamış bir ihtiyaç.
Ön görüşme planlayalım →